Piyasaların Görünmeyen Faizi: Güvenin Maliyeti
Finansal piyasalar rakamlarla konuşur.
Faiz oranları, enflasyon verileri, bilanço kalemleri, endeks seviyeleri…
Her şey ölçülür, karşılaştırılır ve fiyatlanır.
Ancak bazen piyasaların kaderini belirleyen en önemli değişken, hiçbir ekranda doğrudan görünmez: Güven.
Bir merkez bankası faiz indirebilir, şirketler kâr açıklayabilir, hisse senetleri tarihsel ortalamalarına göre ucuzlayabilir.
Fakat yatırımcı fiyatın nasıl oluştuğundan, sahiplik yapısının şeffaflığından veya gerektiğinde piyasadan çıkıp çıkamayacağından emin değilse, ucuzluk tek başına yatırım gerekçesi olmaktan çıkar.
Geçtiğimiz hafta Türkiye’de MSCI’ın aldığı karar, Endonezya’da yaşanan sert satışlar ve ABD’de açıklanan enflasyon ile banka bilançoları birbirinden farklı gelişmelerdi.
Ancak hepsi sermayenin artık yalnızca getiri potansiyelini değil, o getirinin hangi koşullarda gerçekleşebileceğini de sorguladığını gösterdi.
Çünkü sermaye belirsizliği her zaman daha yüksek bir faizle fiyatlamaz. Bazen hiç gelmeyerek cezalandırır.
Türkiye: Bir Fon Krizinden Daha Fazlası
Türkiye sermaye piyasalarında son dönemde yaşanan fon tasfiyeleri, yalnızca belirli portföylerin likidite sorununu ortaya çıkarmadı.
Fiyat oluşumunun güvenilirliği, fiilî dolaşım oranları ve piyasa gözetiminin etkinliği gibi daha temel meseleleri de gündeme taşıdı.
15 Ekim’de MSCI’ın Türkiye hisse senetlerine ilişkin belirli endeks değişikliklerini dondurması, bu tartışmanın uluslararası sermaye piyasalarındaki karşılığını gösterdi.
MSCI’ın işaret ettiği sorunlar arasında küçük ölçekli şirketlerle bağlantılı fon pozisyonları üzerinden koordineli işlem şüpheleri, fiilî dolaşım hesaplarının güvenilirliği ve düzenleyici uygulamaların etkinliği bulunuyor.
Kararın teknik boyutu önemli.
MSCI, endeks incelemeleri ve şirket işlemleri kapsamında yabancı yatırımcıya açık pay oranını yansıtan Foreign Inclusion Factor (FIF) ile endeks hesaplamalarında kullanılan pay sayısındaki (NOS) artışları, MSCI Turkey Investable Market Index’e yeni şirket eklemelerini ve şirketlerin büyüklük segmentleri arasında yukarı taşınmasını durduruyor.
Bu, Türkiye’nin gelişen piyasa statüsünü bugün itibarıyla kaybettiği anlamına gelmiyor.
Ancak endeks metodolojisi açısından piyasanın belirli verilerine duyulan güvenin sorgulandığını gösteriyor.
MSCI, Türkiye’de atılan ilk düzenleyici adımları kabul ediyor.
Ancak koordineli işlemlere karşı sürekli ve güvenilir gözetimin sağlandığını, fiilî dolaşım verilerinin bağımsız biçimde doğrulanabildiğini ve yeni kuralların piyasa genelinde tutarlı uygulandığını görmek istiyor.
Burada asıl dikkat çekici olan, yeni düzenlemelerin varlığının yeterli görülmemesi.
Demek ki mesele artık hangi kuralın yazıldığı değil, o kuralın piyasada gerçekten işleyip işlemediği.
Sermaye piyasalarında güven, düzenleyici metinlerin uzunluğuyla değil, uygulamanın tutarlılığıyla ölçülür.
Bir piyasanın fiilî dolaşım oranını uluslararası yatırımcıya güvenilir biçimde anlatamıyorsak, o piyasadaki fiyatların ne kadarının gerçek derinliği temsil ettiğini nasıl savunacağız?
Borsa İstanbul’da fon krizinin gündeme gelmesinden bu yana yaşanan satış baskısı, yalnızca sorunlu fonlara yatırım yapanları ilgilendirmiyor.
Portföyünde bu fonlarla doğrudan ilişkisi bulunmayan şirketleri taşıyan yatırımcı da genel risk iştahındaki bozulmadan etkilenebiliyor.
Elbette endeksteki bütün kayıpları fon krizine bağlamak doğru olmaz.
Küresel risk iştahı, faiz beklentileri ve şirket değerlemeleri de fiyatları etkiliyor.
Ancak fon krizinin yarattığı güven sorununun bu baskılara yeni bir katman eklediğini görmezden gelmek de mümkün değil.
Burada küçük yatırımcıya ne söyleyeceğiz?
Uzun vadeli yatırım yapmasını mı? Bilançolara güvenmesini mi? Piyasanın zamanla toparlanacağını mı?
Peki yatırımcı kendi yatırım kararından doğan piyasa riskini üstlenirken, denetim ve piyasa yapısından kaynaklanan belirsizliklerin maliyetini de neden taşımak zorunda kalsın?
Bir piyasadaki güven sorununun bedeli yalnızca o soruna yol açan işlemlerin taraflarına çıkmıyorsa, burada fiyatlamanın ötesinde bir adalet sorunu da doğar.
Kendi yatırım kararının riskini üstlenen tasarruf sahibi, piyasa düzeninin yarattığı belirsizliklerin de nihai taşıyıcısına dönüşebilir.
Bu soru yalnızca yatırımcının sabrıyla cevaplanamaz. Çünkü yatırımcıdan güven beklemek başka, güveni hak eden bir piyasa yapısı oluşturmak başka bir sorumluluktur.
Endonezya: Uyarının Bir Sonraki Aşaması
Türkiye’nin önünde artık görmezden gelemeyeceği uluslararası bir örnek bulunuyor: Endonezya.
MSCI, Endonezya piyasasında ortaklık yapılarının yeterince şeffaf olmaması, koordineli işlem şüpheleri ve reformların uygulanmasına ilişkin sorunlar nedeniyle daha önce sınırlayıcı tedbirler almıştı.
15 Ekim’de ise bir adım ileri giderek Endonezya’nın gelişen piyasa statüsünden çıkarılıp Standalone Market kategorisine geçirilmesine yönelik resmî istişare başlattı.
Nihai kararın Haziran 2027 sonuna kadar açıklanması bekleniyor.
Bu henüz kesinleşmiş bir statü kaybı değil. Ancak gelişen piyasa endekslerinden dışlanma ihtimalinin resmî bir sürece dönüşmesi bile önemli.
16 Ekim’de Jakarta Bileşik Endeksi’nin yaklaşık %11,6 gerilemesi, Ocak 1998’den bu yana en sert günlük kayba işaret etti.
İşlemlere geçici olarak ara verildi.
Elbette satışın tamamını tek bir karara bağlayamayız.
Fakat uluslararası yatırımcı açısından belirsizliğin ne kadar ağır fiyatlanabileceğini görmemiz için yeterince dikkat çekici bir örnek.
Endonezya ile Türkiye aynı aşamada değil. Türkiye’de belirli endeks işlemleri dondurulurken, Endonezya için daha ağır bir sınıflandırma değişikliği resmen tartışılıyor.
Ancak iki ülke arasında önemli bir ortaklık var: Reformların açıklanması artık tek başına yeterli görülmüyor.
Uluslararası sermaye, düzenlemelerin uygulanmasını ve piyasa davranışında somut karşılık bulmasını istiyor.
Endonezya örneği, uluslararası yatırımcının güven sorunlarını yalnızca raporların dipnotlarında bırakmadığını gösteriyor.
Üstelik MSCI’ın nihai kararına aylar varken yaşanan sert satışlar, sermayenin resmî yaptırımı beklemeden riskini azaltabildiğini ortaya koyuyor.
Endonezya örneğinin Türkiye’ye verdiği asıl mesaj, statü kaybının bir gecede başlamadığıdır. Güven kaybı çoğu zaman resmî kararın çok öncesinde başlar.
Dolayısıyla Türkiye açısından Haziran 2027 yalnızca bir takvim tarihi değil, kurumsal güvenilirliğin somut sonuçlarla sınanacağı bir dönemdir.
ABD: Büyümenin Görünmeyen Finansman Faturası
Küresel piyasalarda ise sermayenin maliyeti başka bir tartışmanın merkezinde bulunuyor.
ABD’de eylül ayı tüketici enflasyonu yıllık %3,7’ye yükselirken aylık artış %0,6 oldu.
Bu artışın yarısından fazlası, aylık %9,1 yükselen benzin fiyatlarından kaynaklandı.
Ancak çekirdek enflasyonun yıllık %2,6’ya ulaşması, fiyat baskılarının enerji dışındaki kalemlerde de sürdüğünü gösterdi.
Bu ayrışma, Fed’in yalnızca manşet enflasyona değil, fiyat artışlarının ekonomiye ne ölçüde yayıldığına odaklanmasını gerektiriyor.
Enflasyon yeniden hızlanırken yüksek finansman maliyetleri ekonomik faaliyet ve şirket değerlemeleri üzerinde baskı yaratabiliyor.
Fed açısından sorun, fiyat istikrarını korurken büyümenin finansman koşullarını daha fazla zorlaştırmamak.
Özellikle yapay zekâ yatırımları bu çelişkinin merkezinde.
Veri merkezleri, yarı iletkenler, elektrik altyapısı ve yeni teknoloji kapasitesi için ayrılan sermaye, gelecekte önemli verimlilik kazanımları sağlayabilir.
Ancak bu yatırımların maliyeti bugün üstlenilirken ekonomik getirilerinin önemli bölümü geleceğe ait.
Finans teorisinde gelecekte elde edilecek nakit akışları bugüne iskonto edilir. Sermayenin maliyeti yükseldiğinde, aynı gelecekteki kazancın bugünkü değeri düşebilir.
Bu nedenle yapay zekâ şirketlerinin büyüme potansiyelini sorgulamakla, bu büyümenin hangi değerleme ve finansman koşullarında satın alınabileceğini sorgulamak aynı şey değildir.
ABD’de sorun geleceğin ne kadar parlak olduğu kadar, o geleceğin bugünden ne kadar pahalıya finanse edildiğidir.
Türkiye ile ABD arasındaki fark tam da burada belirginleşiyor.
ABD’de özellikle teknoloji yatırımlarını finanse eden sermaye, gelecekteki kazançların bugünkü değerini sorguluyor.
Türkiye’de ise bazı piyasa segmentlerinde sermaye, fiyatın oluştuğu mekanizmanın güvenilirliğini sorguluyor.
Birinde büyümenin ekonomik getirisi, diğerinde piyasanın kurumsal güvenilirliği öne çıkıyor.
Her iki durumda da sermayenin maliyeti yükselme riski taşıyor; ancak maliyetin kaynağı aynı değil.
Banka Bilançoları: Aynı Ekonomi, Farklı Sonuçlar
ABD’de açıklanan üçüncü çeyrek banka bilançoları, bu ayrışmanın finans sektörü üzerindeki etkisini gösterdi.
Goldman Sachs’ın üçüncü çeyrekte 18,68 milyar dolar gelir ve 5,29 milyar dolar net kâr açıklaması, sermaye piyasası faaliyetlerinin güçlü olduğu bir dönemde yatırım bankacılığı modelinin avantajlarını ortaya koydu.
Küresel bankacılık ve piyasalar gelirleri yıllık %32 arttı.
JPMorgan’ın net kârı 15,3 milyar dolara ulaşmasına rağmen hisse başına 5,57 dolarlık sonuç beklentilerin altında kaldı.
Citigroup ise 23,8 milyar dolar gelir ve 5,2 milyar dolar net kâr bildirdi.
Ancak bu farklılığı yalnızca faiz ortamına bağlamak yanıltıcı olur.
İşlem gelirleri, kredi maliyetleri ve tek seferlik kalemler, aynı ekonomik koşullarda faaliyet gösteren bankaların sonuçlarını farklılaştırıyor.
Burada benim için önemli olan yalnızca bankaların ne kadar kazandığı değil, kazancın hangi faaliyetlerden üretildiği ve ne kadar sürdürülebilir olduğudur.
Çünkü bilanço, şirketin geçmiş dönemde ne kazandığını gösterir.
Sermayenin gelecekte ne kadar güvenle değerlendirilebileceği ise nakit akışının ve risk yönetiminin kalitesiyle ilgilidir.
BIST’te Bilanço Sezonu: Kâr mı, Nakit mi?
Türkiye’de de üçüncü çeyrek bilanço sezonu 19 Ekim’de Türkiye Sigorta ile başlıyor. Ardından TAV Havalimanları ve ayın son haftasında büyük bankaların sonuçları gündeme gelecek.
Bu bilanço döneminin önceki dönemlerden farklı okunması gerektiğini düşünüyorum.
Yüksek finansman maliyetleri, enflasyon muhasebesi, işletme sermayesi ihtiyacı ve iç talepteki değişim, açıklanan net kâr ile şirketlerin faaliyetlerinden yarattıkları nakit akışı arasında önemli farklılıklar oluşturabilir.
Bu nedenle yalnızca kâr artışına değil, faaliyetlerden yaratılan nakde, finansman giderlerine, net borçluluğa ve alacak tahsil sürelerine bakmak gerekiyor.
Bankalarda ise değerlendirme farklı bir çerçeve gerektiriyor.
Net faiz marjı, fonlama maliyeti, kredi kalitesi ve karşılık giderleri, kârlılığın sürdürülebilirliğini anlamak açısından belirleyici olacak.
Üstelik piyasada güven tartışmalarının yoğunlaştığı bir dönemde güçlü bir bilanço bile her zaman güçlü fiyat performansı anlamına gelmeyebilir.
Şirketin temel değeriyle piyasanın o değere biçtiği fiyat arasındaki mesafe, risk iştahındaki değişimle açılabilir.
Ancak bu durum temel analizi önemsiz kılmaz. Tam tersine, şirketlerin gerçek finansal dayanıklılığını ayırt etmeyi daha önemli hâle getirir.
Faiz Kararı Güveni Onarabilir mi?
22 Ekim’de TCMB’nin açıklayacağı faiz kararı, önümüzdeki haftanın en önemli iç gündemlerinden biri olacak.
Ekim Piyasa Katılımcıları Anketi’nde 12 ay sonrası enflasyon beklentisinin %23,89’a yükselmesi, fiyat istikrarı konusunda ihtiyatın önemini koruduğunu gösteriyor.
Faiz indirimi beklentileri ekonomik faaliyet açısından anlaşılabilir. Ancak burada iki farklı maliyeti birbirine karıştırmamak gerekiyor.
Yüksek faiz, borçlanmanın görünen maliyetidir. Piyasa güvenilirliğine ilişkin belirsizlik ise yatırımcının talep ettiği risk primini veya yatırım yapmama tercihini etkileyebilir.
Birincisi para politikasıyla doğrudan ilişkilidir. İkincisi ise şeffaflık, gözetim, kurumsal kapasite ve düzenlemelerin uygulanmasıyla.
Bu nedenle merkez bankasının faiz kararı ne olursa olsun, Türkiye sermaye piyasalarının güvenilirliğine ilişkin sorunların çözümünü yalnızca para politikasından beklemek gerçekçi değildir.
Merkez bankası paranın fiyatını değiştirebilir. Fakat yatırımcının güven duymadığı bir piyasaya sermaye taşımasını emredemez.
Güvenin Vadesi Yoktur
Önümüzdeki hafta Türkiye’de faiz kararı ve üçüncü çeyrek bilançoları, küresel piyasalarda ise enflasyonun ve büyümenin finansman maliyetinin yarattığı baskılar izlenecek.
Ancak bütün bu göstergelerin arkasında daha temel bir soru bulunuyor: Sermaye, karşılığında ne kadar getiri beklediğinden önce hangi koşullarda risk almaya razı olacak?
Türkiye açısından bu sorunun yanıtı yalnızca faiz politikasında değil; piyasa şeffaflığında, düzenleyici uygulamaların tutarlılığında ve yatırımcının haklarının ne ölçüde korunduğunda aranmalı.
MSCI’ın uyarısı bir dış değerlendirme olarak görülebilir. Ancak asıl mesele, aynı soruları kendi yatırımcılarımızın da sormaya başlamış olmasıdır.
Bir yatırımcıya daha fazla sabır tavsiye etmek kolaydır. Zor olan, o sabrı hak eden bir piyasa düzeni kurmaktır.
Bugün endeksin kaç puan kaybettiğini biliyoruz. Fonların tasfiye tutarlarını hesaplayabiliyoruz. Şirketlerin zararlarını bilançolara yazabiliyoruz.
Peki piyasaya bir daha dönmemeye karar veren yatırımcının, ertelenen sermaye artırımlarının ve hiç gerçekleşmeyen yatırımların maliyetini hangi bilançoya kaydedeceğiz?
Piyasalar kaybettikleri değeri bazen birkaç seansta geri kazanabilir. Kaybettikleri güveni ise aynı hızla satın alamazlar.
Çünkü sermayenin bir fiyatı vardır. Fakat güvenin yeniden inşa edileceği günü gösteren bir vade tarihi yoktur.
Kaynak: EkonomiDünya